|
Eko-Teknoloji
|
Ic ve Dis Politika -
Ic Poliitika
|
|
Written by Fildişi Kulesi
|
|
Tuesday, 24 August 2010 14:04 |
|
Bu sözleri ikiz kulelerin yıkılmasından sonra ABD başkanı meşhur etmişti ama çok yakınlarda bizden bir politikacı da buna benzer sözler sarf etti. "Bitaraf olmayan bertaraf olur" dedi. Bu ifade eskiden çıkan Taraf adlı bir derginin de sloganıydı. Şu anki Taraf gazetesiyle o derginin bir ilgisi yoktur.
Doğrusu bu refreandumda toplumu bu kadar kutuplaştırmayı gerektirecek olan nedir onu anlamak çok güç. Acaba sıradan insanların bilmediği bir takım bilgiler mi ulaşıyor da siyasetçilerimiz ve siyaseti etkilen kanaat önderleri bu kadar sert ve kndilerini bağlayıcı ifadeler kullanıyorlar? Gerçekten de referandumdan bir gün sonra çok farklı bir ülkede mi uyanacağız? Bi-taraf olanlar da tasfiye mi edilecekler?
Bu sözlerden etkilenen ünlü bir köşe yazarı da köşesinde tarafını belli etmek için bir yazı kaleme aldı ve gerekçeleriyle oyunu açıkladı. Böylece tarafsız kalmakla suçlanmaktan kurtuldu. Tarafsız kalmak aslında çoğu zaman bir kararsızlık ve tereddüt ifadesidir. Siyasi aktörler sürekli sert çıkışlar yaparak toplumu daha keskin bir şekilde kutuplaştırmak ve kararsızlları karar vermeye zorlamak mı istiyorlar? Peki bu kadar kutuplaşmış bir toplumu referandum sonrasında hangi araçlarla normalleştirmeyi düşünüyorlar?
Bitaraf olma suçlamasını da göze alarak bu referandumdan ülkenin zararla çıkacağının neredeyse garanti olduğunu söyleyebiliriz. Hangi taraf kazanırsa kazansın bu kutuplaşma ortamı çok uzun süre devam edecektir. Genel seçimlerin yakın olması da gerginliği körükleyecektir.
Kutuplaşma yöntemi siyasetin büyük aktörlerine yarar ve küçük aktörler siyaset alanında kendilerini temsil imkanı bulamazlar. "Ya ben ya o" başka seçeneğin yok. O zaman yapılan seçim kötünün iyisinin seçimidir, kişinin görüşlerini tam olarak yansıtanın seçimi değil.
Bertaraf olma endişesini şiddetli bir şekilde duyan aktörler tarafsız kalanları tehdit ediyorlar. Oysa bu, tarafsızları kendi safına çekmeyi garntilemez, bu uslubu itici bulanlar "onların" safına da katılabilirlar. Bu sert söylemi kutuplaşmanın iki tarafı da kullanıyor ama bir tanesi daha çok kullanıyor.Sağlıklı bir siyasi analiz yapmayı imkansız hale getiren bu gergin ortamda sıradan insanların "bu referansum artık bitse de kurtulsak" dediğini tahmin etmek zor değil.
Zaten kimsenin halkın görüşünü merak ettiği de yok, herkes onu yönlendirmeye ve manipüle etmeye çalışıyor. Eskiden bunlar daha ince yöntemlerle yapılırdı. Artık, kimse amaçlarını ve yöntemlerini gizleme derdinde değil. |
|
Last Updated on Tuesday, 24 August 2010 14:24 |
|
|
Ekonomi-Finans -
Verimlilik
|
|
Written by Fildişi Kulesi
|
|
Tuesday, 29 June 2010 10:17 |
|
Aslında bu konuda Arap ülkeleri çok daha kötü durumdalar ama Türkiye de bir Akdeniz ülkesi olmanın özelliklerini gösteriyor. Yazın eğitim başta olmak üzere bir çok sektör tatile çıkıyor. Çalışan kesim de tatillerini yazın kullanmayı tercih ediyor. Bu aslında ülke için ekonomik bir kayıp da oluşturuyor.
Tatil yapmak belki herkesin hakkı ve tatil çok büyük bir ihtiyaç fakat herkesin tatilini aynı dönemde yapması bizim gibi ülkeler için büyük bir lüks. Tabi ki, mevsim koşulları da yazın çalışmayı zorlaştırıyor fakat bir kısım insanların çalışabiliyor olması yazın aslında çalışılabileceğini gösteriyor. Oysa meclis ve adalet mekanizması dahil devlet birimleri yazın toptan tatile çıkıyorlar.
Aynı şey hafta sonu için de geçerli. Haftada iki gün tatil herkesin hakkı ama herkes tatilini aynı iki gün yapmak zorunda değil. İyi ki AVM'ler açıldı da hafta sonunda da çalışılabildiği görüldü. Orada çalışanlara hafta içi izin verildiğinde dünyanın sonunun gelmediği ve kimsenin de iflas etmediği görüldü.
Üstelik herkesin aynı günlerde tatil yapması tatili de tatil olmaktan çıkarıyor. Herkes gidip aynı yerleri dolduruyor ve tıkış-tıkış bir tatil yaparak sanki görevini yerine getiriyor. Oysa insanların tatilleri (öğrenciler ve devlet kurumları dahil) yıl içine yayılsa o zaman bütün yıla ve bütün günlere yayılmış bir üretim ve tatil sözkonusu olacaktır.
Bu şekilde insanların tatil hakları ellerinden alınmış olmuyor. Tam tersine onlara daha sakin ve daha dinlendirici bir ortamda tatil yapmaları imkanı sağlanmış oluyor. Hadi diyelim ki kışın üç ay tatil imkanları sınırlıdır. Peki, yaz aylarına sıkıştırılmış olan tatiller bahar aylarını kapsayacak şekilde genişletilemez mi? Deniz dışında alternatif tatil seçenekleri bulunamaz mı?
Okullar örneğin aynı zamanda başlamak ve tatile girmek zorundalar mı? Diyelim ki üniversite sınavları gibi merkezi sınavlar var. Bu sınavlar aynı anda yapılmak zorunda mı? Okullar bölge bölge ayrılıp farklı tarihlerde sınava giremezler mi? Sınav stresini bütün ülke aynı anda yaşamak zorunda mı ya da başka stresleri? Bütün bu yükler bütün yıla daha eşit dağıtılsa olmaz mı?
Herkesin tek bir ordunun neferleriymiş gibi aynı anda işbaşı yapıp aynı anda tatile çıkması hem ekonomik anlamda verimli değildir, hem de insanların yaşam kalitesini aşağı çekmektedir. Fakat bir kere öyle alışıldığı için, onca yeni teknolojik imkana rağmen biz hala bütün ülkeyle aynı anda nefes alıp vermek zorunda kalıyoruz. Kimse de ya bundan şikayetçi değil ya da böyle bir sorun olduğunun farkında değil. Yoksa, sorarlardı niye herkes aynı anda tatil yapıyor diye?
|
|
Last Updated on Tuesday, 29 June 2010 10:27 |
|
Kişisel Gelişim -
Kişilerarası İlişkiler
|
|
Written by Fildişi Kulesi
|
|
Wednesday, 09 June 2010 03:00 |
|
Bir çok insan bir hedefi kendisi için belirlediğinde, artık onu ölüm-kalım meselesi yapar ve ona ulaşmak için her şeyi yapmaya başlar. Oysa hayatta ölüm-kalım meselesi yapılacak bir hedef varsa bile bu geçici bir durumdur çoğunlukla. Gerçekte, hedeflerin çoğu böyle değildir. Sadece onu isteyen kişin gözü karardığı için, hayalinde onu fazla büyütüp detaylandırdığı için onu öyle zannetmektedir.
Bu daha çok çocuklarda görülen bir davranıştır. Pamuk şeker ister almayınca saatlerce ağlayabilir. Oysa alsanız bu sefer de bir hayal kırıklığına uğrar. Bu muymuş yani der. Bu davranış ne gariptir ki yetişkinlerde de çok yaygındır ama onlar bunu saklamasını bilirler. Yine de bu davranışları aşırılaştığında iyice sırıtır ve bir çocuktan çok daha sevmsiz bir görüntü verirler. İşin kötüsü bunun farkında olmamalarıdır.
Bir hedefe hemen şimdi ulaşmak için varınız yoğunu ortaya koyan kişi mutlaka ama mutlaka bazı insanları üzmekte, onları ezmekte, onlara eziyet etmekte, onları ezip geçmek istemektedir. Çünkü hayatta hedeflerimize ulaşmamıza engel olanlar çoğunlukla başka insanlardır. Eğer çok kararlıysak onlara zarar vermeyi göze almamız gerekir. Bu ise iş bitiricilik ya da hedefe kilitlenmek değildir. Bunun övünülecek bir tarafı yoktur.
Bu tür durumlarda en güzel yöntem tek bir hedefe takıntılı bir şekilde kilitlenmek yerine kendine değişik alanlarda çok sayıda hedef belirlemektir. Bir konuda bir tıkanıklık varsa ve ilerleme sağlanamıyorsa o alan oluruna bırakılır ve ilerlemenin ve bir şeyler yapmanın mümkün olduğu başka bir alana yönelinir. Bu anlamda insanın hobilerinin olması çok yararlıdır. Hobiler insanın fazla enerjisinin yıkıcı olmaktan çıkıp yapıcı olmasını sağlar.
Buradaki kilit nokta da bu farklı alanların mümkün olduğunca birbiriyle bağlantısının az olmasıdır. Bu açıdan sivil toplum kuruluşları (STK'lar) da çok yararlıdır. Bu şekilde insan bütün enerjisini işe yoğunlaştırmaz ve işyeri arkadaşlarına zorluk çıkarmaz. Çünkü aslında insanlar tam zamanlı çalışsalar da işyerlerinde her zaman yeteri kadar iş yoktur. Bu zamanlarda iş dışı uğraşlar fazla enerjiyi emer. iş çok yoğunlaştığı zaman da o fazla uğraşlar kolayca rölantiye alınır ve işe yoğunlaşılır.
Bu makam elde etme konusunda da geçerlidir. İşteki makamlar sınırlıdır ve bunu hırs haline getirmek yanlıştır. Oysa işte altt düzeyde bir ünvanı olan bir kişi bir STK'da yönetici olabilir ya da bir spor dalında başarı elde edebilir. Bu onun makam elde etme ihtiyacını, takdir görme ihtiyacını tatmin eder ve işte saldırgan davranmaz, şartları zorlamaz, insanlara sıkıntı ve zarar vermez.Sürekli savaşmamız gereken ve dizginlememiz gereken şey kendi hırsımızdır. Çünkü bizim hırsımız, acele ile bir yere gelme ya da kayıpları telafi etme isteğimiz mutlaka ama mutlaka suçsuz birilerine zarar verir. Bunun istisnası çok azdır.
Hırsı ve fazla enerjiyi dizginlemenin en verimli yolu iş dışındaki başka alanlarda gönüllü ve esnek yükler almaktır. Bu yükler istediğiniz zaman bırakabileceğiniz ve sonra tekrar alabileceğiniz yükler olmalıdır. Bu şekilde gözünüzü hastalıklı bir şekilde ve takıntı halinde tek bir hedefe dikmez, insanlara sıkıntı vermez ve kendinizi de ileri yaşlarda bir pamuk şeker için ağlayan küçük çocuk konumuna düşürmezsiniz. İnsanlarla aranız bozulmaz, dostluklarınız devam eder ve duymak istemediğiniz sözler işitmezsiniz. Tabi, gururunuzu kırıp hırslı olduğunuzu anlar ve onunla mücadele etmeye başlarsanız.
Zaten, insanlar başkalarıyla mücadele ettiklerinin onda birisi kadar kendi hırslarıyla ve çirkinlikleriyle mücadele etselerdi dünya çok daha güzel bir şey olurdu. Hırs kimseye mutluluk getirmemiştir, sizden hırsınızdan bir ana önce kurtulun. |
|
Last Updated on Wednesday, 09 June 2010 03:21 |
|
|
Ekonomi-Finans -
Hane Halkı Borçluluğu
|
|
Written by Fildişi Kulesi
|
|
Thursday, 17 June 2010 07:17 |
|
Ülkemizde uzun yıllar süren kronik yüksek enflasyon döneminden sonra enflasyon %10 bandına düşünce daha önce olmadığı şekilde uzun vadeli borçlanmanın önü açıldı. Hane halkı borçluluğu çok düşük olduğundan bu durum uluslararası finans kuruluşlarının iştahını kabarttı. Türk(?) bankalarına sendikasyon kredisi üzerine sendikasyon kredisi açtılar. Bunlar da kredi kartları ve tüketici kredileri aracılığıyla hane halkına sunuldu.
İşin kötü tarafı yüksek enflasyon ortamına alışmış olan, bileşik faiz hesabından habersiz hane halkı bir anda bu uzun cadeli borçlanma enstrümanlarını can simidi gibi gördü. Artık, hayalleri ertelemeye gerek yoktu. Araba, ev almak, en son çıkan TV'yi almak için yarını bile beklemeyecektiniz. Şimdi alacaktınız 999 ayda ödeyecektiniz.
Bizdeki icra-iflas yasalarının alacaklının lehinde olması ve alacaklı olan bankaların en iyi avukatları bünyelerinde bulundurmaları nedeniyle zaten borçlunun bir kere bu sürece girdikten sonra hasar almadan çıkması çok zordu. Kredi kartlarındaki iki milyonun üzerindeki icra takibi de bunun en büyük göstergesidir. Bugün kredi kartları avukatların ekmek kapısı haline gelmiştir.
Yapılması gereken bütün bankaların, tüketici finansmanı kurumlarının ve buna benzer borçlanma imkanları(?) sunan krumların merkezi bir veri tabanını kullanmalarının zorunlu hale getirilmesi idi. Bu da yetmez, hane halkı borçluluğunda bankaların hareket alanını kısıtlayan rasyolar getirilmelidir. Daha da ötesinde ilk defa borç alacak olan kişiler ABD'de olduğu gibi bir deneme sürecinden geçirilmeei ve onlara bir ev ve araba da satılmaması gerekir.
Her şeyi ABD'den alacak değiliz. Oradaki eğitim düzeyi bizden yüksek. Bizim vatandaşlarımız paranın zaman değeri, alternatif maliyet, bileşik faiz konularını bilmezler. O yüzden nasıl araba kullanmak için kurs bitirip ehliyet almak gerekiyorsa, işletme-iktisat-maliye gibi bölümlerde en az iki yıl okumamış kişilerin de kredi kartı alabilmeleri için 3-4 aylık bir kursu başarıyla tamamlamaları zorunlu olmalıdır. Çünkü kredi kartı bilgisizce ve bilinçsizce kullanıldığında bir otomobilden daha az tehlikeli değildir.
Elbette ki dev sermayelere hükmeden bankalar bu tür uygulamaları engellemek için ellerinden geleni yapacaklardır. Çünkü onlar için önemli olan aile kurumunun yaşaması ve toplumun sağlığı değil yıl sonundaki bilançoda yüksek kar göstermektir. Oysa, orta ve uzun vadede bireylerin bilgili ve bilinçli olmaları bankaların da yararınadır.
Anyasa dahil bütün kanunları hiçe sayarak ya da avukatlar ordusuyla onların boşluklarını bularak istemedikleri halde bireyleri kredi kartı yağmuruna tutanlar, onlar ödeme zorluğuna düştüğünde vicdansızlığın en ileri noktalarını zorlamaktan çekinmiyorlar. Çünkü karşılarında güçlerini birleştirememiş, bir avukat tutacak parası bile olmayan bireyler var. İktidarlar da buna seyirici kalıyor çünkü bankalar çok güçlü.
Biliyorum ki, bu yazı bu insan yutan canavarları durdurmayacak ve aileler çökmeye devam edecek. Onlar insanların bilinçlenmesini de istemeyecekler. Ama belli mi olur. Bu gibi yazılarla o bardak belki dolar ve bir gün de taşar. Zaten bu gaddarlığın, bu canavarlığın sonsuza kadar sürmesi mümkün mü? Bu son kriz de bundan çıkmadı mı? Bütün insanlar icralık olduğunda ne yapacaklar acaba?
|
|
Last Updated on Thursday, 17 June 2010 07:40 |
|
Written by Fildişi Kulesi
|
|
Thursday, 03 June 2010 13:43 |
|
Zaman daha hızlı, daha hızlı akıyor. Daha verimli olmak, daha düşük maliyetlere ulaşmak, daha az zamanda daha çok daha çok üretmek lazım. Çok üretmek yetmez, daha fazlası lazım... İyi de insanlık bu haliyle nereye gidiyor?
Biz kendimizi aciliyetin o sarhoş edici çekiciliğine kaptırdıkça giderek ona daha fazla bağımlı hale geliyoruz. Bütün sorun hayatın bize sunabileceği her şeyi hem de hemen şimdi istememizde. Bu düşünceyi işleyen o kadar reklam sloganı var ki! Her şeyin daha fazlasına, daha iyisine, daha yenisine sahip olmak istiyoruz ve bu da daha çok para kazandırmayı gerektiriyor.
Daha çok para kazanma telaşının alevleri hem şirketleri, hem bireyleri sarmış. Bu durumda zaman asla yetmeyecektir. İşler hep yarım kalacak ve asla bitmeyecektir. Her zaman yapacak daha fazla iş vardır ve eldeki iş bittiği anda yenisi ortaya çıkacaktır. Bilgisayar oyunlarında öldürülen canavarlardan sonra yenilerinin çıkması gibi.
Bu kısır döngünün bir tek çözümü vardır o da azla yetinmek ve açgözlü olmamak. Zaten bizim özenerek baktığımız şeyleri elde edenler de içten bir mutluluk ve huzura ulaşmıyorlar ki sadece mutluymuş gibi görünmeye çalışıyorlar. Hırsları elde ettikleri ile tatmin olmuyor. Tersine daha da kamçılanıyor. Bir hedefe daha ulaşmadan bir sonrakine gözlerini dikiyorlar.
İnsanlığın bu tavrı sürdürülebilir de değil. Neredeyse bütün insanlar dünyada elde edilebilecek her şeyi isterler fakat yaşanabilir bir tek dünya var ve elimizdeki dünya insanlığın toplam hırslarına cevap verecek kadar büyük ve zengin değil. Bu durumda ister istemez çıkar çatışmaları ve savaşlar artıyor.
İyinin hep daha iyisi var ve insanları memnun etmek de mümkün değil. O da olsun, bu da olsun, yeni olsun, mümkünse benden hiç para çıkmasın. Hiç yaşlanmayayım, hep ben kazanayım. "Hep bana" şarkısında olduğu gibi yani.
Eğer zaman ellerinizin arasından kayıyorsa, hayatınızdaki kontrolü kaybetmeye başladığınızı hissediyorsanız, kendinize ve yakınlarınıza ayırdığınız zaman giderek azalıyorsa, işten daha geç daha geç çıkıyorsanız siz işkolik olmanın da ötesinde hayattan yeteneğinizin ötesinde beklentileri olan aşırı hırslı yani muhteris bir insansınız. Bu hırsınızın hem kendinize hem başkalarına büyük zararları vardır.
Kimseye tembellik yapın, yan gelip yatın, bir şey üretmeyin, çalışmayın demiyoruz. O da işin diğer ucu ve o da yanlış. Fakat her insanın bilgi, yetenek, donanım, tecrübe, çevre gibi faktörlerle çizilmiş bir sınırı vardır. En güçlü, yetenekli insan bile bir yer gelir orada tıkanır. İşte artık o noktanın gelgiğini anladığında şartları fazla zorlamaması en iyisidir. Eğer ısrar ederse kendi ya da yakınları şu veya bu şekilde bu aşırı hırsın ve hayatı gereğinden fazla ciddiye almanın bedelini öder. Bu da doğanın şaşmaz kanunlarından biridir. Taşıyamayacağı yükler altına giren o yükün altında ezilir ve kimseyi suçlamaya da hakkı yoktur.
http://tech-strategy.org/ekoteknoloji
|
|
Last Updated on Thursday, 03 June 2010 13:59 |
|
|
|
|
|
|
Page 1 of 4 |
|